MESEM
By Ali Doğan / Mayıs 10, 2026 / Yorum yapılmamış / Uncategorized
MESEM’DE NELER OLUYOR
Ticaret Odaları Sayın Bakan için “şans” diyor.
Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM), başlangıçta gençlerin meslek edinmesini, üretim süreçlerini tanımasını ve istihdama hazırlanmasını amaçlayan bir model olarak sunuldu. Ancak son yıllarda yaşanan iş cinayetleri, ağır çalışma koşulları ve öğrencilerin “ucuz iş gücü” gibi görülmesi, sistemin eğitim boyutundan uzaklaşıp ekonomik çıkarların gölgesine girdiğini gösteriyor. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in iş dünyası ile iş birliklerinin süreceğini açıklaması ise bu tartışmaları yeniden büyüttü.
Eğitim bilimleri açısından bakıldığında temel sorun şudur: Eğitim, bireyin gelişimi için mi vardır, yoksa piyasanın ihtiyaç duyduğu ara elemanı üretmek için mi? Modern eğitim anlayışı; çocuğu yalnızca üretim mekanizmasının bir parçası olarak değil, bilişsel, sosyal, psikolojik ve etik yönleriyle gelişen bir birey olarak kabul eder. Oysa MESEM uygulamalarında öğrencilerin önemli bir kısmı uzun saatler boyunca iş yerlerinde çalıştırılmakta, okul ile eğitim arasındaki denge giderek bozulmaktadır.
Pedagojik açıdan bakıldığında çocuk ve ergenlik dönemi; güvenli öğrenme ortamı, rehberlik, sosyal gelişim ve eleştirel düşünme becerilerinin desteklenmesi gereken bir süreçtir. Ancak ağır sanayi, tamirhane, fabrika ya da tehlikeli üretim alanlarında yeterli denetim olmadan çalışan öğrenciler için öncelik eğitim değil, üretim baskısı haline gelmektedir. Bu durum eğitim psikolojisinin temel ilkeleriyle çelişmektedir. Çünkü öğrenme korku, baskı ve hayatta kalma kaygısı altında sağlıklı biçimde gerçekleşmez.
Bir başka önemli sorun da sınıfsal eşitsizliktir. Akademik başarısı düşük ya da ekonomik zorluk yaşayan çocukların erken yaşta iş gücü piyasasına yönlendirilmesi, eğitimde fırsat eşitliğini zedelemektedir. Varlıklı ailelerin çocukları daha güvenli ve akademik ağırlıklı okullara giderken, yoksul ailelerin çocukları üretim zincirinin ucuz emek halkasına dönüşmektedir. Böylece eğitim sistemi toplumsal eşitsizlikleri azaltmak yerine yeniden üretmiş olmaktadır.
Üstelik iş yerinde yaşanan ölümler yalnızca “iş kazası” olarak değerlendirilemez. Eğitim çağındaki bir gencin yaşamını yitirmesi, aynı zamanda eğitim sisteminin koruyucu işlevinin başarısızlığa uğramasıdır. Devletin görevi çocukları piyasaya karşı korumaktır; piyasaya çocuk sağlamak değil.
Elbette mesleki eğitim gereklidir. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde de okul-sanayi iş birlikleri vardır. Ancak bu modellerde temel unsur çocuk güvenliği, güçlü denetim, sınırlı çalışma saatleri, pedagojik rehberlik ve gerçek beceri kazandırmadır. Öğrencinin emeği ucuz maliyet unsuru haline geldiğinde ise eğitim, niteliğini kaybeder.
Bugün tartışılması gereken şey yalnızca “iş birlikleri devam etmeli mi?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Türkiye, çocuklarını eğiten bir sistem mi kuruyor; yoksa onları erken yaşta ekonomik düzenin yükünü taşıyan işçilere mi dönüştürüyor? Eğitim bilimleri açısından bakıldığında, çocukların yaşam hakkını ve gelişimini merkeze almayan hiçbir model sürdürülebilir ve etik değildir.
Ticaret Odaları Sayın Bakan için “şans” diyor.
Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM), başlangıçta gençlerin meslek edinmesini, üretim süreçlerini tanımasını ve istihdama hazırlanmasını amaçlayan bir model olarak sunuldu. Ancak son yıllarda yaşanan iş cinayetleri, ağır çalışma koşulları ve öğrencilerin “ucuz iş gücü” gibi görülmesi, sistemin eğitim boyutundan uzaklaşıp ekonomik çıkarların gölgesine girdiğini gösteriyor. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in iş dünyası ile iş birliklerinin süreceğini açıklaması ise bu tartışmaları yeniden büyüttü.
Eğitim bilimleri açısından bakıldığında temel sorun şudur: Eğitim, bireyin gelişimi için mi vardır, yoksa piyasanın ihtiyaç duyduğu ara elemanı üretmek için mi? Modern eğitim anlayışı; çocuğu yalnızca üretim mekanizmasının bir parçası olarak değil, bilişsel, sosyal, psikolojik ve etik yönleriyle gelişen bir birey olarak kabul eder. Oysa MESEM uygulamalarında öğrencilerin önemli bir kısmı uzun saatler boyunca iş yerlerinde çalıştırılmakta, okul ile eğitim arasındaki denge giderek bozulmaktadır.
Pedagojik açıdan bakıldığında çocuk ve ergenlik dönemi; güvenli öğrenme ortamı, rehberlik, sosyal gelişim ve eleştirel düşünme becerilerinin desteklenmesi gereken bir süreçtir. Ancak ağır sanayi, tamirhane, fabrika ya da tehlikeli üretim alanlarında yeterli denetim olmadan çalışan öğrenciler için öncelik eğitim değil, üretim baskısı haline gelmektedir. Bu durum eğitim psikolojisinin temel ilkeleriyle çelişmektedir. Çünkü öğrenme korku, baskı ve hayatta kalma kaygısı altında sağlıklı biçimde gerçekleşmez.
Bir başka önemli sorun da sınıfsal eşitsizliktir. Akademik başarısı düşük ya da ekonomik zorluk yaşayan çocukların erken yaşta iş gücü piyasasına yönlendirilmesi, eğitimde fırsat eşitliğini zedelemektedir. Varlıklı ailelerin çocukları daha güvenli ve akademik ağırlıklı okullara giderken, yoksul ailelerin çocukları üretim zincirinin ucuz emek halkasına dönüşmektedir. Böylece eğitim sistemi toplumsal eşitsizlikleri azaltmak yerine yeniden üretmiş olmaktadır.
Üstelik iş yerinde yaşanan ölümler yalnızca “iş kazası” olarak değerlendirilemez. Eğitim çağındaki bir gencin yaşamını yitirmesi, aynı zamanda eğitim sisteminin koruyucu işlevinin başarısızlığa uğramasıdır. Devletin görevi çocukları piyasaya karşı korumaktır; piyasaya çocuk sağlamak değil.
Elbette mesleki eğitim gereklidir. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde de okul-sanayi iş birlikleri vardır. Ancak bu modellerde temel unsur çocuk güvenliği, güçlü denetim, sınırlı çalışma saatleri, pedagojik rehberlik ve gerçek beceri kazandırmadır. Öğrencinin emeği ucuz maliyet unsuru haline geldiğinde ise eğitim, niteliğini kaybeder.
Bugün tartışılması gereken şey yalnızca “iş birlikleri devam etmeli mi?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Türkiye, çocuklarını eğiten bir sistem mi kuruyor; yoksa onları erken yaşta ekonomik düzenin yükünü taşıyan işçilere mi dönüştürüyor? Eğitim bilimleri açısından bakıldığında, çocukların yaşam hakkını ve gelişimini merkeze almayan hiçbir model sürdürülebilir ve etik değildir.