HEDEF İRAN Mİ BÖLGE Mİ
By Ali Doğan / Mart 29, 2026 / Yorum yapılmamış / Uncategorized
Ortadoğu bir kez daha ateşe veriliyor. Şubat 2026’nın son günlerinde başlayan ve Mart başında şiddetlenen saldırılar, yalnızca bir askeri operasyon değil; emperyalizmin yüzyıllardır değişmeyen refleksinin güncel bir tezahürüdür. Bu, haritaların cetvelle çizildiği, halkların kaderinin masa başında belirlendiği zihniyetin devamıdır.
Bugün İran’a yönelen saldırılar, teknik olarak “güvenlik” ya da “önleyici müdahale” gibi kavramlarla meşrulaştırılmaya çalışılsa da, gerçekte mesele çok daha çıplaktır: kontrol. Enerji yollarının, bölgesel güç dengelerinin ve siyasal iradenin kontrolü. Emperyalizm hiçbir zaman yalnızca askeri bir güç gösterisi olmamıştır; o aynı zamanda bir düzen kurma ve bağımsızlık ihtimallerini ortadan kaldırma projesidir.
Bu saldırılar, bölgede yaşayan halklar nezdinde boşuna “yeni bir Haçlı Seferi” olarak algılanmıyor. Çünkü mesele sadece devletler arası bir çatışma değil; aynı zamanda bir kimlik, bir varoluş ve bir direnme meselesi haline getiriliyor. Bu algı, emperyal müdahalelerin en tehlikeli sonucunu doğurur: halkları kutuplaştırır, savaşı kalıcı hale getirir ve barış ihtimalini zayıflatır.
Rejim değişikliği söylemi ise bu tablonun en tanıdık yüzüdür. Irak’ta, Libya’da, Afganistan’da denenen senaryoların yeni bir versiyonu sahneye konulmaktadır. Ancak tarih şunu açıkça göstermiştir: dış müdahaleyle kurulan hiçbir düzen kalıcı istikrar üretmez. Aksine, çöken devlet yapıları, büyüyen radikalizm ve derinleşen yoksulluk bırakır geride.
Bununla birlikte, bu saldırıların yalnızca İran’ı hedef aldığı düşünülmemelidir. Asıl hedef, bölgedeki her türlü bağımsız hareket etme kapasitesidir. Mesaj nettir: Ya sisteme entegre olursun ya da bedelini ödersin. Bu, uluslararası hukukun değil, güç hukukunun konuştuğu bir düzendir.
Ancak emperyalizmin en büyük yanılgısı da burada başlar. Çünkü bu tür müdahaleler, hedef alınan ülkeleri zayıflatmak yerine çoğu zaman daha karmaşık ve öngörülemez direniş biçimlerine iter. Asimetrik savaşlar, vekil güçler ve uzun süreli çatışmalar, bölgeyi bir istikrarsızlık kuşağına dönüştürür. Sonuçta kazanan olmaz; kaybeden halklar olur.
Bugün yaşananlar, yalnızca bölgesel bir kriz değil, küresel bir kırılma potansiyeli taşımaktadır. Enerji fiyatlarından göç dalgalarına, ekonomik dalgalanmalardan güvenlik krizlerine kadar geniş bir etki alanı yaratacaktır. Dünya, bir kez daha birkaç gücün stratejik hesapları uğruna ateşe atılmaktadır.
Anti-emperyalist bir perspektiften bakıldığında, mesele taraf seçmek değil, ilke savunmaktır. Halkların kendi kaderini tayin hakkını savunmak, dış müdahalelere karşı çıkmak ve savaşın değil barışın yanında durmaktır. Çünkü gerçek güvenlik, bombalarla değil; adaletle, eşitlikle ve bağımsızlıkla inşa edilir.
Ve unutulmamalıdır: Emperyalizm her zaman güçlü görünür, ama tarih onun yenilmez olmadığını defalarca göstermiştir. Direnen halklar, eninde sonunda kendi sözlerini söyler.
Bugün İran’a yönelen saldırılar, teknik olarak “güvenlik” ya da “önleyici müdahale” gibi kavramlarla meşrulaştırılmaya çalışılsa da, gerçekte mesele çok daha çıplaktır: kontrol. Enerji yollarının, bölgesel güç dengelerinin ve siyasal iradenin kontrolü. Emperyalizm hiçbir zaman yalnızca askeri bir güç gösterisi olmamıştır; o aynı zamanda bir düzen kurma ve bağımsızlık ihtimallerini ortadan kaldırma projesidir.
Bu saldırılar, bölgede yaşayan halklar nezdinde boşuna “yeni bir Haçlı Seferi” olarak algılanmıyor. Çünkü mesele sadece devletler arası bir çatışma değil; aynı zamanda bir kimlik, bir varoluş ve bir direnme meselesi haline getiriliyor. Bu algı, emperyal müdahalelerin en tehlikeli sonucunu doğurur: halkları kutuplaştırır, savaşı kalıcı hale getirir ve barış ihtimalini zayıflatır.
Rejim değişikliği söylemi ise bu tablonun en tanıdık yüzüdür. Irak’ta, Libya’da, Afganistan’da denenen senaryoların yeni bir versiyonu sahneye konulmaktadır. Ancak tarih şunu açıkça göstermiştir: dış müdahaleyle kurulan hiçbir düzen kalıcı istikrar üretmez. Aksine, çöken devlet yapıları, büyüyen radikalizm ve derinleşen yoksulluk bırakır geride.
Bununla birlikte, bu saldırıların yalnızca İran’ı hedef aldığı düşünülmemelidir. Asıl hedef, bölgedeki her türlü bağımsız hareket etme kapasitesidir. Mesaj nettir: Ya sisteme entegre olursun ya da bedelini ödersin. Bu, uluslararası hukukun değil, güç hukukunun konuştuğu bir düzendir.
Ancak emperyalizmin en büyük yanılgısı da burada başlar. Çünkü bu tür müdahaleler, hedef alınan ülkeleri zayıflatmak yerine çoğu zaman daha karmaşık ve öngörülemez direniş biçimlerine iter. Asimetrik savaşlar, vekil güçler ve uzun süreli çatışmalar, bölgeyi bir istikrarsızlık kuşağına dönüştürür. Sonuçta kazanan olmaz; kaybeden halklar olur.
Bugün yaşananlar, yalnızca bölgesel bir kriz değil, küresel bir kırılma potansiyeli taşımaktadır. Enerji fiyatlarından göç dalgalarına, ekonomik dalgalanmalardan güvenlik krizlerine kadar geniş bir etki alanı yaratacaktır. Dünya, bir kez daha birkaç gücün stratejik hesapları uğruna ateşe atılmaktadır.
Anti-emperyalist bir perspektiften bakıldığında, mesele taraf seçmek değil, ilke savunmaktır. Halkların kendi kaderini tayin hakkını savunmak, dış müdahalelere karşı çıkmak ve savaşın değil barışın yanında durmaktır. Çünkü gerçek güvenlik, bombalarla değil; adaletle, eşitlikle ve bağımsızlıkla inşa edilir.
Ve unutulmamalıdır: Emperyalizm her zaman güçlü görünür, ama tarih onun yenilmez olmadığını defalarca göstermiştir. Direnen halklar, eninde sonunda kendi sözlerini söyler.