Eğitimde Neler Oluyor?
By Ali Doğan / Şubat 20, 2026 / Yorum yapılmamış / Eğitim
1972’de öğretmenlik görevine başladım. Sonrasında uzun yıllar eğitim müfettişliği, özel kolej yöneticiliği yaptım. 1972-2026, yılları arasında tam 31 Milli Eğitim Bakanı geldi gitti. Ancak son bir kaç yıldır eğitim alanında yaşananları hiç bir bakan döneminde yaşanmadı. Konu malum. Laik ve bilimsel eğitim. Bugün yaşananlar eğitimde “Yeni İnsan” projesidir.Yaşananların bir pedagoji meselesi değil, ideoloji meselesi olduğu gün gibi ortadır. Nasıl mı?
Eğitim politikası değiştiriyorsanız, aslında gelecek tasarlıyorsunuzdur. Müfredatı değiştiriyorsanız, zihni değiştiriyorsunuzdur. Okulun duvarına hangi afişi astığınız, hangi kavramı çıkardığınız, hangi değeri öne çıkardığınız; bütün bunlar bir “insan tasavvuru”nun parçalarıdır.
Bugün Türkiye’de olan tam da budur.
Milli Eğitim Bakanlığı ve dolayısıyla iktidar, eğitimi yalnızca bir kamu hizmeti olarak değil, kültürel dönüşümün ana aracı olarak görüyor. Bu bir iddia değil; uygulamalara bakıldığında görülen bir yönelimdir. Müfredatın sadeleştirilmesi adı altında evrim konusunun daraltılması, felsefenin geri plana itilmesi, değerler eğitiminin dini referanslarla tanımlanması, imam hatip okullarının nicel ve nitel olarak büyütülmesi… Bütün bunlar rastlantı değildir.
Bu bir pedagojik reform değil; bir kimlik inşasıdır.
Çünkü “Dindar Nesil” Söylemi Tesadüf değildir.
Yetkililerin yukarıdan aşağıya dile getirdikleri “dindar nesil yetiştirme” hedefi, eğitim politikalarının pusulası haline gelmiştir. Burada sorun, bireylerin dindar olması değildir. Sorun, devletin bir nesli belirli bir inanç yorumu doğrultusunda şekillendirmeyi görev edinmesidir.
Devletin görevi nesil yetiştirmek değildir; özgür bireylerin gelişeceği zemini sağlamaktır.
Okul, çoğulcu ( farklı inanç, farklı etnik grup) bir kamusal alan olmak zorundadır. Oysa bugün okullar, giderek tek tip değer aktarımının mekânına dönüşmektedir. Ramazan genelgeleri, okul içi dini etkinlik çağrıları, “manevi danışmanlık” uygulamaları… Eğitim ile inanç arasındaki mesafe sistemli biçimde daraltılmaktadır.
Kimse meseleyi masumlaştırmasın. Bu, ders saatleriyle ilgili teknik bir düzenleme değildir. Bu, kültürel hegemonya mücadelesidir.
Eğitim üzerinden yeni bir “ideal vatandaş” tanımı yapılmaktadır:
Daha itaatkâr, daha muhafazakâr, daha sorgulamaktan uzak, dini referanslara daha bağlı bir profil…
Bilimsel eğitimin özü ise tam tersidir. Bilim şüpheyle başlar. Soru sorar. Otoriteyi sorgular. Kanıt ister.
Dogma ile bilim aynı sınıfta uzun süre barınamaz.
Laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklik, devletin tarafsızlığıdır. Devlet tarafını belli ettiğinde, eğitim eşitliğini kaybeder. Çoğunluğun inancı, azınlık üzerinde örtük baskıya dönüşür. Katılmayan öğrenci görünmezleşir; itiraz eden öğretmen yalnızlaşır.
Bu ortamda özgür düşünce gelişmez. Eleştirel akıl körelir. Üniversiteler zayıflar. Bilim üretimi düşer. Toplum, dünyayla rekabet edemez hale gelir. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Her iktidar kendi dünya görüşünü kalıcı kılmak ister. Ancak eğitim üzerinden yapılan mühendislik girişimleri, kısa vadede sonuç verse bile uzun vadede toplumsal gerilim üretir. Çünkü toplum homojen değildir; inanç, yaşam tarzı ve düşünce bakımından çoğuldur.
Devlet bu çoğulluğu korumak yerine tek tipleştirmeye yönelirse, eğitim birleştirici değil ayrıştırıcı olur.
Özetle: Eğitim ideolojik deney alanı değildir. Çocuklar siyasal projelerin hammaddesi değildir. Okul, iktidarın kültür laboratuvarı olamaz. Bilimsel ve laik eğitim; bir ideolojik tercih değil, toplumsal barışın ve çağdaş gelişmenin zorunlu koşuludur. Eğer eğitim sistemi eleştirel düşünceyi zayıflatıyor, dini referansı kamusal aklın önüne geçiriyor ve tek tip bir değer anlayışını norm haline getiriyorsa, buna adını koymak gerekir:
Bu bir eğitim reformu değil, bir kültürel yönlendirme projesidir.
Ve eğitim, böyle bir projeye feda edilemeyecek kadar hayati bir alandır.